lisans koleji
lisans koleji 11
lisans urfa
Şanlıurfa
DOLAR17.9329
EURO18.258
ALTIN1023.4
Mehmet Faraç

Mehmet Faraç

Mail: [email protected]

''Kötüler''in iyi adamı.

''Kötüler''in iyi adamı.

URFA- Siyah deriyle kaplı o gümüş rengi radyodan yankılanan neşeli türkülerin eşliğinde düşerdik arkasına...

Altında çizgili pijaması, üzerinde atleti, Urfa'nın yakıcı sıcağında, bir nebze nefes aldırmak için yola çıkınca, Kötüler Mahallesi'nin arkalarına doğru yürürdük peşinden

Suya giden keklik yavruları gibi sevinçle koşardık arkasından...

Elimizde bazen bir sepet, bazen bir mangal ya da gaz ocağı, belki bir çiğ köfte leğeni ile aklımızdan hiç çıkmayan o kırmızı erikler.

Birkaç kardeştik henüz o yıllarda.

Yoksul gecekonduların arkasında tüm gizemi ve görkemiyle Abgar Dağı ve daha ötesinde bir hayalet gibi duran Der-Yakup Manastırı'nın gölgesine sığınmak için savrulurduk kayalık yollara...

Bağlarla çevrili o gizemli vadide, antik mağaraların gölgesinde, üzerinde çiğdemlerin baş verdiği topraklara sererdik eskimiş çullarımızı.

Kurumuş sarnıçların çevresinde, eski zaman seslerinin yankılandığı o vadide saklambaç oynarken, babamızın güç ve cesaret veren o sıcak gölgesi de düşerdi pikniğin ortasına...

Kötüler Mahallesi'ni mesken tutmuşken, ekmeğini Suriye'nin mayınlı topraklarından çıkaran, 1960'larda 10 lira yevmiye için 40 kilometreyi hayvan sürülerinin arkasında koşturan, jandarma namlusundan her kurtulduğunda heyecanla yuvasına sığınan ve kaçakçı anılarını her dinlediğimizde ürperirken hayran kaldığımız bir garip babaydı o.

Avlusunda mağara bulunan, damı betondan, duvarları briketten o yoksul gecekonduda, bizi sadece ekmeğin içine saklanmış mayından değil, aynı zamanda yılanlardan, akreplerden korurken güç aldığımız bir kale gibiydi o vefakâr babamız.

Yiğit, onurlu, emekçi baba...

URFA- Siyah deriyle kaplı o gümüş rengi radyodan yankılanan neşeli türkülerin eşliğinde düşerdik arkasına...

Altında çizgili pijaması, üzerinde atleti, Urfa'nın yakıcı sıcağında, bir nebze nefes aldırmak için yola çıkınca, Kötüler Mahallesi'nin arkalarına doğru yürürdük peşinden...

Suya giden keklik yavruları gibi sevinçle koşardık arkasından...

Elimizde bazen bir sepet, bazen bir mangal ya da gaz ocağı, belki bir çiğ köfte leğeni ile aklımızdan hiç çıkmayan o kırmızı erikler...

Birkaç kardeştik henüz o yıllarda...

Yoksul gecekonduların arkasında tüm gizemi ve görkemiyle Abgar Dağı ve daha ötesinde bir hayalet gibi duran Der-Yakup Manastırı'nın gölgesine sığınmak için savrulurduk kayalık yollara...

Bağlarla çevrili o gizemli vadide, antik mağaraların gölgesinde, üzerinde çiğdemlerin baş verdiği topraklara sererdik eskimiş çullarımızı.

Kurumuş sarnıçların çevresinde, eski zaman seslerinin yankılandığı o vadide saklambaç oynarken, babamızın güç ve cesaret veren o sıcak gölgesi de düşerdi pikniğin ortasına...

Kötüler Mahallesi'ni mesken tutmuşken, ekmeğini Suriye'nin mayınlı topraklarından çıkaran, 1960'larda 10 lira yevmiye için 40 kilometreyi hayvan sürülerinin arkasında koşturan, jandarma namlusundan her kurtulduğunda heyecanla yuvasına sığınan ve kaçakçı anılarını her dinlediğimizde ürperirken hayran kaldığımız bir garip babaydı o...

Avlusunda mağara bulunan, damı betondan, duvarları briketten o yoksul gecekonduda, bizi sadece ekmeğin içine saklanmış mayından değil, aynı zamanda yılanlardan, akreplerden korurken güç aldığımız bir kale gibiydi o vefakâr babamız...

Yiğit, onurlu, emekçi baba.

Kimilerinin "Guti" kavmine, kimilerinin de mayından "topal" kalmış "kuti"lerle ilişkilendirdiği Urfa'nın Kötüler Mahallesi, ekmeğini sınır tellerine rest çekerek kazanmaya çalışan, çaresiz babaların mahallesiydi.

Ve o babalardan biri, ezeli yoksulluğuna meydan okurcasına, evine ekmek getirmek için yıllar boyu kan ter içinde koştururken, zihnimize onun siyah beyaz, çoğu kez hüzünlü, efkarlı, endişeli ama sıcak mı sıcak görüntüleri düşerdi;

Sırtında kaçak elbise balyalarıyla, Kaleboyu'ndan Kaçakçı Pazarı'na koştururken görürdük bazen onu...

O, kimi zaman Gümrük Hanı'nda, Tütüncü Pazarı'nda ya da Haşimiye Meydanı'nın virane köşelerinde, elindeki kınayı, kaçak çayı, kadifeleri ve puşuları yerli turistlere satmak için çabalarken, bir kırbaç yarası gibi hüzün de yapışırdı ağlamaklı dudaklarımıza...

Mayının kanlı süzgecinden geçmiş alın terini Urfa çarşısında nafakaya dönüştürüp evine dönerken; bazen bir sepetin içinde meyvelerle, bazen de yaz sıcağında suyumuzu serinletmek için mendiline sardığı buz parçasıyla tepeleri arşınladığında, heyecanla beklerdik onu...

Ve 12 Eylül 1980 öncesi Suriye'den yapılan sınır kaçakçılığı bıçak gibi kesilince, babamızın zihnimize kazınan en kahredici manzarası, anamız ve kardeşlerimizle birlikte, hepimizi Çukurova'ya pamuk toplamaya götüren kamyonun üzerindeki o hüzünlü ama garip sessizliğiydi...

Mağaralarla çevrili antik mahallede bir dönem mayının puslu korkusuna, sonra da Çukurova pamuğunun kara yazısına sığınan ekmek kavgasından yansıyan asıl manzara, yalnız başına kalmış bir emekçinin insanüstü yaşam savaşıydı...

Evet; çilekeş bir ana ile birlikte, dünyaya 9 evlat getirmiş, hepsini bin bir dertle büyütürken, onurlu, ahlaklı ve dik durmayı da öğretmiş bir babanın Kötüler Mahallesi'nden yansıyan iyi, içten ve yiğit manzaralarıydı bunlar...

Yorgun yüreğin acı vedası.

Yaşamın yıpranmış defterlerinde acı ve tatlı anılarıyla derin izler bırakırken; bir yandan bağnazlığın, diğer yandan feodalitenin yoksulu, yalnızı ve sahipsizi ezdiği bir coğrafyada, hayatın anlamı ile ilgili müthiş dersleri de bir miras olarak zihnimize nakşetti o yiğit baba...

Ve yaşamın kime, ne zaman, nasıl bir final hazırlayacağı bilinmeyen bir dünyada, son ana kadar dik ve cesaretle yaşarken, geride sadece tertemiz ve onurlu bir isim değil, mayından ırgatlığa, kaçakçılıktan memuriyete uzanan bir hayat kavgasının namuslu, ahlaklı rotasını da bıraktı o baba...

82 yıllık yaşamında tüm çilelere meydan okumuşken; Suriye'nin mayınlı topraklarına, jandarmanın pusudaki kurşunlarına ve Çukurova'nın ırgat yollarına direnen o koca yüreği, Azrail pususuna yatmış bir neşterle boğuşsa da, yaşama tutunma çabalarında daha fazla dayanamadı...

Eski siyah beyaz Türk filmlerinden fırlamış gibi, temiz ve merhametli çehresiyle, hiç beklenmedik anda, üstelik hayatın acımasızlığının ihanetine uğramışcasına, elimizden bir anda kayıp gitti iyi yürekli can babamız...

9 çocuğuna tertemiz bir soyadıyla birlikte; iyi bir okuyucusu olduğu bu satırların yazarına, adı "Kötüler" olsa da, içinden iyi insanların çıkabileceğini kanıtladığı bir mahallenin gizemli anılarını da bıraktı o efkarlı baba...

Kaçakçı günlerini anımsayanların, eski zaman insanlarının ve "Kötüler"in içerisinde iyi olmaya çalışanların "Hüseni Hasano" yani (Hasan oğlu Hüseyin) diye bildiği, apansız gidişi hepimizi kahreden o merhametli adam ışıklar içinde uyusun...

Urfa çarşılarında, "Kötüler"deki yoksul gecekondunun arkasında ve gizemli mağaralara mekan olan vadilerdeki dik yürüyüşüyle anımsayacağız kehribar tadındaki, yüreği tertemiz babamızı... Mekanı cennet olsun.

OKURLARA NOT: Bu köşeye ve kitaplarıma konu olan Kötüler Mahallesi öykülerimin ana kaynağı, sevgili babamız Hüseyin Faraç'ın 29 Haziran 2022 günü ani vefatı bizi derinden üzdü... Acımızı paylaşan iyi yürekli tüm insanlara bir kez daha teşekkür ediyoruz...

 

 

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar